Mayıs 2022
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
18/05/2022

Tespitoloji

Hayatın İçinden Tespitler

İran İslam Devrimi : Devlet ve Şiilik

Paylaş

 İran İslam Devrimi ve Tarihsel Gelişimi

İran’da İslam Cumhuriyeti’ne giden yol, devletin oluşumu ve bununla eş zamanlı olarak da dinin kurumsallaşmasından geçer. Bu yazımızda, 1796 Kaçar egemenliğinin kurulmasından başlayarak, 1979 İran İslam Cumhuriyeti’nin (İran İslam Devrimi) kuruluşuna kadar olan dönemde devlet oluşumunu, dinin nasıl kurumsallaştığını ve İslam Devrimine giden süreci inceleyeceğiz. Bu yazıyı yazarken işleyişini kullandığım kaynak, Behrooz Moazami’nin İran’da Devlet, Din ve Devrim: 1796’dan Bugüneadlı kitabıdır. Yazımızda asıl sorgulanmak istenen şey İran’da devrimin neden İslami yönde geliştiği, Humeyni ve taraftarlarının bunu nasıl başardığıdır. Bu sorumuza yanıt bulabilmek için bu tarihsel süreci biraz daha geriden başlatıyoruz.

1796 yılında Ağa Muhammed Şah başkenti Tahran olan, kendi aşiret yönetiminden oluşmuş bürokrasisini kurmuştur. Behrooz Moazami’ye göre Kaçar Devleti, “parçalı siyasi otoritelere dayalı, merkezi aşiret idaresinden” meydana gelmektedir ve “Kaçarlar bu devleti diğer aşiretler, divani aileler ve ticari çıkarlar arasında ittifaklar kurarak işlemişlerdir.”[1] Bu bağlamda devlet, bir koalisyon devleti olarak karşımıza çıkmaktadır. İran’da Kaçar egemenliği, diğer Türkçe konuşan aşiretler, kent ve taşra ileri gelenleri -özellikle yazarın belirttiği üzere Farsça konuşan divani aileler- ve yerleşik tarım topluluklarındaki iktidar sahiplerinin ittifaklarıyla el ele yürümüştür. Buna karşın Kaçar döneminde silahlı kuvvetler merkezi olarak örgütlenememiş daha da doğrusunu aktarmak gerekirse 1905-1911 Meşrutiyet Devrimi’ne kadar olan süreçte İran’ın o dönemki tek daimî ordusu 1879’da Nasiruddin Şah’ı korumak amacıyla Rus emsali örnek alınarak oluşturulan İran Kazak Tugayı’dır. Peki Meşrutiyet Devrimi’ne kadar olan süreçte din ne durumdaydı, o sırada On İki İmamcı ulema herhangi bir hanedan ya da devlet desteğinden bağımsız mıydı?

On İki İmamcı Ulema ve İran İslam Devrimi

Kaçarlar kendilerini Safevilerin devamı olarak görmüşlerdir ancak Kaçar hükümdarları, Safevilerden farklı olarak “Alii bir soy iddiasında bulunmamışlardır.”[2] Ya da Moazami’nin dediği gibi “imamlık ailesinin varisleri olduklarına dair bir iddialarının ve herhangi bir dini gündemlerinin olmaması ile onlardan farklıydılar.”[3] O dönemde İçtihad veTaklid’i savunan Usuli okul, İran ve Irak’ta hakimiyet kazanmış ve buna bağlı olarak da Taklit Mercii XIX. yüzyılda gelişmiştir. İçtihad, şeriatın birincil kaynaklarında yer almayan sorunları çözmek için fıkıh prensiplerini kullanarak hükme varmak demektir ya da daha da açacak olursak, “kutsal kitap kaynaklarından tümevarım yönteminin tersine, kanunları ve hukuki yargıları gerçek hayat sorunları ve olaylarından çıkarımlar yaparak yorumlama anlayışıdır.”[4] Müçtehit, Kur’an ayetlerini ve hadisleri yorumlayarak yargıya varabilen din alimleri için kullanılır. Yukarıda kullanılan kavramlar İran İslam Cumhuriyeti’nde siyasal uygulama ve pratiğe kavuşacaktır.

1891-1892 Tütün Protestosunda ulemanın rolünü açıkça görebiliyoruz. Fakihlere devredilen rol ve hükümdarların da mukallit (taklit eden) olmaları dolayısıyla Daftary’nin belirttiği üzere “hükümdarların otoritesi, ulemanın otoritesinin hizmetindeydi” ve bu durum Kaçarlar ile ulema arasında gerginliğe yol açarak bir kesim ulemanın Meşrutiyet Devrimi’ne katılmasına yol açmıştır.[5] “Ulemanın siyasal faaliyetleri, XX. yüzyılın başında seçilmiş bir meclise ve bir anayasaya (kanun-i esasi) sahip bir meşruti monarşi sistemiyle sonuçlanan İran Meşrutiyet Devrimine katılmalarıyla doruğa ulaşmıştır… İlk meclis 1906’da Tahran’da toplandığında üyelerinin yaklaşık yüzde 20’si ulemadan oluşmaktaydı.”[6]

Pehleviler dönemine geldiğimizdeyse “parçalı siyasi otoritelere dayalı, merkezi aşiret idaresinden” arınmış ve “askerîleşmiş-merkezileşmiş” bir devlet ile kurumsallaşmış bir ulemayla karşılaşıyoruz. Pehlevi döneminin dini merkezi İran’daki Kum şehri olmuştur. Reza Şah’ın başlattığı zorunlu askerlik uygulamasına bir tepki olarak ulema 1927’de Kum şehrine göç etmiştir. “Pehlevi rejimi, İran ulus-devletinin gelişmesini hızlandırırken, Kum’daki Şii öğretim merkezleri de milli bir mezhebin oluşumuna doğru temel bir adımı oluşturmuştur.”[7] Peki Kazak Birliği’nin askeri desteğiyle ya da başka bir şekilde anılan adıyla İngiliz destekli 1921 Şubat Darbesiyle güçlenen ve 1925’te tahta oturan Reza Şah Pehlevi, ülke siyaseti içinde ne gibi uygulamalara başvurmuş ve nasıl tepkiler almıştır?Burada öncelikle bahsetmek istediğim bir durum var ki Pehleviler döneminde ulemanın konumuna sistematik bir şekilde saldırı yapıldığı pek çok yerde ön plana çıkarılmaktadır ancak şunu da unutmamak gerekir ki “ulema açıkça Pehlevi Hanedanının kuruluşuna destek vermiştir.”[8] Aynı şekilde “devlet, ulemanın ahlakçı taleplerine boyun eğmiştir.”[9] Peki Reza Şah’ın hangi uygulamaları ulemayı kızdırmıştır?

Reza Şah, Farhad Daftary’nin aktardığına göre, “Devletin başına geçtikten bir süre sonra din adamlarının denetiminde olan ülkenin yargı ve eğitim sistemlerinden ulemayı dışlayacak bir dizi yasa çıkarmıştır. 1920’lerin sonunda yurttaşlık ve ceza yasalarının çıkarılmasıyla şeriat mahkemelerinin yerini 1927’de kurulan Adalet Bakanlığına bağlı laik mahkemeler almış ve Tahran Üniversitesi kurulduktan sonra yalnızca onaylı akademik diploma sahibi hukukçular ülkenin yargı sisteminde yargıçlık yapabilmiştir.”[10] Yine Reza Şah’ın gündeme getirdiği konulardan biri olan 1935-36’da peçenin kaldırılması Meşhed’de sert protestolar ile karşılanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında değişen güç dengeleri sürecinde tahttan çekilen Reza Şah Pevlevi’nin yerine oğlu Muhammed Reza Şah Pehlevi gelmiştir. Bu dönemde popülerliği artan sol ve liberal görüşlerin tehditlerine karşı iktidar, “yabancı tehditlere karşı güvenilir bir çözüm” olarak İslam’ı görmüş ve ulemaya daha da fazla bel bağlamıştır. Pehleviler döneminde medreseler önem kazanmıştır. Örneğin Safeviler döneminde inşa edilen Darüşşifa Medresesi bu dönemde yeniden canlandırılmıştır. Muhammed Reza Şah döneminin siyasi alanda yankı bulan olayları arasında Başbakan Muhammed Musaddık olayı başta gelenlerdendir. Musaddık, İran petrolünün millileştirilmesini istemiştir. Kendisi İran’ın en önemli milliyetçi ve meşrutiyetçi lideri olarak görülür. “Musaddık ve Şah arasındaki sürtüşme, İngiliz askeri tehdidine rağmen Musaddık’ın 1951 yılının Eylül ayında petrol sanayisinin üretim ve idaresini tamamen kendi kontrolü altına almayı başarmasından sonra artmıştır.”[11] Bunun yanında 1953 Darbesine giden yolda Şah ile Musaddık’ın arasındaki en belirleyici çekişme Musaddık’ın, Savunma Bakanlığı görevinin kendisinin üstlenmesidir. Bu durum Musaddık’ın istifasıyla sonlanmıştır ancak onu geri isteyen halk, bir ayaklanmayla geri getirmeyi başarmıştır. Gelgelelim 1953 Darbesi ya da bilinen adıyla Ajax Operasyonu -CIA destekli– Şah’ın Musaddık’a karşı zafer kazanmasını sağlamıştır. Burada Behrooz Moazami’nin getirmiş olduğu yorumu sizlerle paylamak istiyorum. “Bir yıl sonra Şah’ın Musaddık’a karşı kazandığı zafer, sadece CIA destekli bir darbenin, demokratik bir hareketin popüler liderine karşı kazandığı bir zafer değil, aynı zamanda monarşi temelli anayasa yorumunun, demokratik anayasa yorumuna üstün geldiğinin bir sağlamasıydı.”[12]

Humeyni ve İran İslam Devrimi

Army Demonstration…The Iranian Islamic Republic Army demonstrates in solidarity with people in the street during the Iranian revolution. They are carrying posters of the Ayatollah Khomeini, the Iranian religious and political leader. (Photo by Keystone/Getty Images)

Şimdi ulemanın ve Humeyni’nin yavaş yavaş gün yüzüne çıkışına ve aktifleşmesine geçelim. Bunun da başında 1962 Yerel Encümen Seçim Yasası ve 1963 Ak Devrim gelmektedir. Ama önce Humeyni kimdir bunu açıklayalım. “Parlak bir alim, karizmatik bir lider ve kusursuz bir stratejist olan Humeyni, 1922’de yirmi yaşındayken hocası Şeyh Abdülkerim Hairi’nin peşinden Kum’a gitmişti. Burada fıkha ek olarak Şii irfan ve felsefe alanında zirveye tırmandı. Bununla birlikte siyasal faaliyete başından beri eğilimliydi. Daha 1944’te din adamlarına yöneltilen saldırılara karşı Şii hiyerarşiyi savunmak için yazılan ve velayet-i fakih öğretisinin nüveleri ile Reza Şah’ın politikalarının bir eleştirisini de içeren Keşfü’l-esrar adlı risalesinde radikal düşüncelerini ifade etmişti.”[13] Buna ek olarak Behrooz Moazami, “Humeyni’nin radikalizminin dogmatik kaynağı onun mistisizminde yer bulur. Genel inancın tersine Humeyni, İran’da Şii kurumsal gücün temsilcisi değildi. Humeyni’nin görüşleri XIX. yüzyılda oluşan Şeyhilik ve Babilik’e daha yakındı”[14] der ve bunun yanında ekler: “Humeyni devrimin arifesinde mistik ve merci, veli-i fakih, dini lider, Gaib İmam’ın yardımcısı ve modern Şii tarihinde İmam unvanını ilk elinde tutan siyasetçi idi. Şiilik tarihinde ve İran’da hem dini hem de siyasi gücün idaresini elinde tutan konumunun eşi benzeri görülmemişti.”[15]

Ulema, 1962’de encümen üyelerinin yeminlerinin oluşturulmasında yasa tasarısını kendi konum ve güçlerine karşı yapılan bir hakaret olarak algılamış ve Humeyni, ulema ile onların öğrencileri, yasa tasarısını çekmek için rejimi zorlamıştır. Humeyni bu hareketin lideri olmuştur. 1963 yılı ise Şah’ın planladığı toprak reform hareketine yani Ak Devrim’e tanıklık etmiştir. Bu hareket sosyal çevrelerde büyük tepki uyandırmıştır. “Ak Devrim, temeli itibariyle toprak reformu çerçevesinde bir modernleştirme programıdır. Doğal olarak, bu dönemde büyük ölçüde toprağa bağlı bir yaşam sürdüren geleneksel kitlelerin, toprak reformu marifetiyle yine geleneksel yapılarının parçalanması, ittifaklarının çözülmesi ve yaşam tarzlarına müdahale edilmesi büyük toprak sahiplerini, ulemayı, esnaf, çiftçi, tüccarı kızdırmış ve rejim karşıtı bir tutum sergilemelerine yol açmıştır.”[16] Konuşmalarında Şah’ı ve Ak Devrimi açıkça eleştiren Humeyni, tutuklanmış ve 1964’te sürgüne yollanmıştır. Daha sonra Humeyni, merci-i taklid kabul edilmiştir. “Taklit, İslam’ın temel prensiplerine değil, onun hükümlerine ahkam ya da din eğitimi almamış Şii birinin günlük yaşantısında nasıl davranması gerektiğine dayanmaktadır.”[17] Sürgündeyken verdiği dersleri velayet-i fakih alt başlığıyla yayınlamıştır. Ayetullah Humeyni’nin literatüre kazandırmış olduğu kavram neyi ifade etmektedir?  Velayet-i fakih, ulema-fukahanın, On İki İmam’ın siyasal otoritesinin varisi olduğunu savunur. “Ayetullah Humeyni’ye göre, yönetme hakkı On İkinci İmam’ın gaybeti sırasında imamlardan fakihlere geçer. Bu hak bir hükümet kurmayı başarırsa tek bir fakihe geçer. Aksi takdirde, İslami bir yönetim kurmak kolektif olarak fakihlerin görevidir.”[18] Bir başka açıklamayla, “Humeyni’ye göre İmam’ın yokluğunda illa adaletsizliğin artması ve sonuç olarak İmam’ın beklenmesi gerekmemektedir. Bunun yerine İmam’ın gelişini kolaylaştıracak ve kısmi de olsa adaleti tesis edecek ulema önderliğinde bir yönetimin kurulması mümkün olabilecektir. İran’daki Şii dindar kesimlerinin kitlesel halde devrimci sürece katılmalarının gerisinde yatan neden budur.”[19]

Humeyni’nin oğlunun Necef’te SAVAK tarafından zehirlenerek öldürüldüğünün öne sürülmesi, 1978’de Rex Sinema salonunun yakılması gibi olaylar Humeyni’nin çıkarlarına hizmet etmiştir. Bu tür olaylar, insanları Pehlevi rejimine karşı birleştirmiştir. Devam eden protestolar sonucu Tahran ve 11 şehirde hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir. Tam da o sırada Tahran’da bir gösteri hazırlanmış ve ordu bu gösteriyi şiddetli bir şekilde bastırmıştır. Kara Cuma olarak bilinen bu olay insanları rejimden iyice soğutmuştur. Burada eklemek istediğim bir nokta var: 1963 ve 1979 eylemleri arasındaki fark. “1963’te harekete geçmiş olan başlıca gruplar, dini olarak yönlendirilmiş küçük gruplar ve çetelerdi; 1979’da farklı toplumsal çevrelerden çeşitli gruplar harekete geçirildi. 1963’te azınlığın isyanı bastırıldı; 1979’da neredeyse tüm ülkeye ait olan bir devrim muzaffer oldu.”[20] Tüm bunların sonucunda Muhammed Reza Şah Pehlevi ülkeyi terk etmiş ve o sırada Paris’te olan Ayetullah Humeyni İran’a geri dönmüştür. Humeyni 5 Şubat 1979’da hükümetini ilan etmiş ve 1979 İran İslam Devriminin sonucunda İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Humeyni miras olarak arkasında teokratik bir cumhuriyet bırakmıştır.

Diğer yazılarımız için tıklayınız.


[1] Behrooz Moazami, İran’da Devlet, Din ve Devrim: 1796’dan Bugüne”, (Çev. Bahar Bilgen), İletişim, İstanbul, 2019, s. 279

[2] Farhad Daftary, Şii İslam Tarihi, (Çev. Ahmet Fethi), Alfa, İstanbul, 2020, s. 117

[3] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 134

[4] Behrooz Moazami, a.g.e, s 25

[5] Farhad Daftary, a.g.e, s. 118

[6] Farhad Daftary, a.g.e, s. 122

[7] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 174

[8] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 183

[9] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 189

[10] Farhad Daftary, a.g.e, s. 124

[11] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 101

[12] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 102

[13] Farhad Daftary, a.g.e, s. 126

[14] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 215

[15] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 243

[16] Ünal Gündoğan, “Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi: Genel Değerlendirme”, OrtadoğuAnaliz, C.3, S. 29, 2011, s. 96

[17] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 224

[18] Farhad Daftary, a.g.e, s. 127

[19] Ünal Gündoğan, a.g.m, s. 95

[20] Behrooz Moazami, a.g.e, s. 232

%d blogcu bunu beğendi: